Football is for you & me, not for fucking industry

25 Aralık 2010 Cumartesi

Blog Taşıma Bildirisi (http://koskorcuk.wordpress.com)

31 Mayıs 2009 Tarihinden bu yana 
koskorcuk.blogspot.com 
adresinde süren blog yaşantımız 
şu andan itibaren (25.12.2010)
adresine taşınmıştır. 
Dosta, düşmana ve 3.şahıslara
ilanen duyurulur.

22 Aralık 2010 Çarşamba

Ne! 25 Milyon Mu? Ne! Taraftar Grupları mı?

Hassiktirin lan. Siz Fenerbahçeliyseniz biz hayal aleminde yaşıyoruz. Dünya şampiyonunu 50 kişi karşıladı. Size çok bile bu takım ve kupa. Sizin neyinize lan sevinmek..! Fenerbahçe taraftarı dünyanın en büyük yalanıdır! Havaalanında Almanya'dan gelen gurbetçiyi karşılayanların sayısı bile daha fazlaydı. Sanal dünyanın kralısınız ama gerçekte yoksunuz. Rant olmayan yerde olamıyorsunuz. Takımı Eyüp Sultan'a mı yoksa Nazlı birahanesine mi götürelim? Nereye gelsinler? Bu tribün dünyanın en bitik tribünüdür! Ve ağlayanını bırakın, arkasından rahmet duası okuyanı bile yoktur. Tüm tribün gruplarına söylüyorum; gidin kulübü yöneten padişah babanızın kıçını yalamaya devam edin. Gidin çarşının, ultraslanın, tatanganın, texasın, gecekondunun, hodri meydanın dostluğunu kazanın... Dün kazanılan ve bugün Yeşilköy'e gelen kupa da size girsin. Fenerbahçe bu tribün gruplarından ve bu seyirci profilinden kurtulduğu gün kendisini bulmaya başlar ancak. Yazıklar olsun.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Yaşayacaksın Arkadaş!

Cuma akşamı iş çıkışı biraz İstiklal'de yürüyüş yaptım.  Galatasaray postanesi civarında bildiri dağıtan insanlar vardı. Devam ettim. Santa Maria Kilisesi'nde her yıl 17 Aralık günü yaptığım gibi girip dua ettim mum yaktım. Kilise çıkışı tünele doğru boş boş yürürken yılbaşı ışıklandırmasının açılışına rast geldim. Sonra tramvaya takıldım, yolda bira çekti canım. Ağa Camisi önünde tramvaydan atladım. İnsan Hakları Yürüyüşü vardı İHD nin onlara takılıp güzergâh tuttuğundan 150 metre kadar eşlik ettim. Ben İHD yi sevmem ama İnsan Haklarını severim..! Oradan ayak üstü 2 bira içmek için Çicek Pasajına daldım. Dönüşte bu sefer Taksim tramvay durağında "Hasta Tutsaklar Serbest Bırakılsın" açıklamasına denk geldim. Vay be dedim kendi kendime. Gel de terk et bu şehri. Sırf bir caddesi bile dünyaya bedel. Otobüsle Beşiktaş. Motorla Üsküdar. Dolmuşla Kadıköy. Sonra ev. Akıllı ol şehrinin kıymetini bil. Zırt pırt şehre bok atıp kaçma planları yapma... Maraş'ın, 19 Aralık Hayata Dönüş Katliamının hesabı sorulmadı doğru... Katiller ve sorumlular mahkemelere çıkıp hâla hesap vermediler evet bu da doğru! Hatta katlettiklerinin yakınları anma törenleri yaparken, o meydanlara nazır bürolarının balkonundan gülerek izlemeye devam ediyorlar... Ülke bu, şehir bu... Yaşayacaksın arkadaş. Yaşanılacak bir hale gelene kadar... Sivas'ta, Maraş'ta, 19 Aralık Hayata Dönüş Katliamında, 16 Mart'da, Kızıldere'de, Nurhak'da katledilenler için daha dik ve daha dirençli olacaksın. Yaşayacaksın arkadaş ve Denizlerin, Erdal'ın, Adalılar'ın anılarına sahip çıkacaksın. Bu güzel şehirde ve bu güzel ülkede, katledenlere inat katledilenler için, her günü en az bir saat daha fazla yaşayacaksın arkadaş.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Bu Vebalin Altından Kalkamazsınız (Diana Taurasi)

Kadın Basketbol takımımızın dünya yıldızı Diana Taurasi hakkında son günlerde yayılan söylentiler oldukça seviyesiz ve sinir bozucu boyutlara ulaştı. Doğru ya da yanlış her şeyi yalanlayan resmi site ya konuyu ve dedikoduları önemsemedi ya da çok doyurucu bir açıklama çıkacak. Mersin maçında kontenjan dolayısıyla dinlendirildi ve takım kadrosunda yoktu. Saha içinde maçı takip etti. Sopron maçında ise "sakatlık" diye duyulan ancak resmi ağızlarda dile getirilmeye gerek görülmeyen bir sebeple takımla sahaya çıkmadı. Dedikodular hemen başladı. Otelde kalmış, oteli terk etmiş falan filan. Her şey dedikodu seviyesinde. O gün otelde bulunan kimsenin bu konuda açıklaması yok. Takım sorumluları bu konuda kimseye bir şey söylemiş değiller. Bu durumda dedikoduları yok saymak lazım. Dedikodulara yansımamış bir iddia da var ama bunu Taurasi ile ilişkilendirmek imkansız. Evet, Diana Taurasi ve Penny Taylor bugün (17.12) 10 günlüğüne ABD ye uçtular. Burhaniye maçında takımla beraber olmayacaklar. 30 Aralıktan önce Türkiye'ye geri dönmüş olacaklar. Bu durum tamamen normal bir prosedürün parçası gözüküyor. Kontratlarında mevcut olan 10 günlük izni kullandılar yani. Zaten ABD li oyuncular bu izinlerini noel öncesi kullanmaya özen gösterirler. Dedikodular şimdilik asılsız çıktı. Ancak biz Aralık 30 dan sonrada aslı astarı olmamasını canı gönülden istiyoruz. Zira Taurasi ve Penny ya da birisi dönmezse "Bu vebalin altından kalkamazsınız" haftayı sessiz geçiren kurumsal yapının idarecileri. Hatırlatmaya gerek olmamalı ama siz bu oyuncuların ne kadar önemli olduklarını unutmayın. Sakatlık varsa hemen maç sonrası çıkıp "sakattı" demek zorundasınız. İzin  kullanıyorlar ise "kontrattan doğan resmi izinlerini kullanmak için bu dönemi seçtiler" demek zorundasınız. Ve yine hatırlatmaya gerek yok ama bakkal dükkanı değil orası Fenerbahçe  Spor Kulübü; kurumsal (!) bir camia..! Sizler bakkal gibi yönetmeye, ahbap çavuş ilişkileriniz dışındaki çevreyi (camiayı) yok saymaya daha fazla devam edemezsiniz. Hani olur ya Taurasi geri dönmez işte o zaman bulunduğunuz yerin bakkal değil Fenerbahçe olduğunu öğreniş şekliniz çok eğlenceli olmaz. Ha Taurasi döner ve her şey yoluna girer de sanmayın. Geçen haftanın tüm dedikodularının, yalan haberlerinin, moral bozucu duyumlarının sorumlusu sizlersiniz (şube sorumlusu-takım menajeri) ve sorumluluklarınızı yerine getirememiş olmanın bir bedeli elbette olacak :)

17 Aralık 2010 Cuma

Bir Ben Değil Alem Sana Hayran Diye Sevdim


Sevdim seni Mabuduma, canan diye sevdim
Bir ben değil alem sana hayran diye sevdim

Evladı ıyalden geçerek ben ravzana geldim
Ahlakını methetmede Kur'an diye sevdim

Kurbanın olam şahı resul, kovma kapından
Didarına müştak olan yezdan diye sevdim

Mahşerde nebiler bile senden medet ister
Gül yüzlü melekler sana hayran diye sevdim...

14 Aralık 2010 Salı

7 Eylül 1980 Bursaspor 5 Beşiktaş 0

Bursaspor ile Beşiktaş arasındaki kavganın sebebini dönüp dolaşıp Beşiktaş'ın Sebat ve Rize'ye yatması sonucunda Bursa'nın küme düşüşüne bağlayanları dinliyoruz. Hele son maçta "emniyetin yeni sporda şiddet yasasında elini daha fazla kuvvetlendirmek için yol verdiği" ihtimalini göremeyenlerin sesi daha çok çıkar halde. Peki kardeşim her şey 5-6 senelik mi? Öncesi hiç mi yok bunun? diye sordum kendime ve araştırdım...

1980 yılında, 12 Eylül faşist darbesinden beş gün önce lig maçına Bursaspor deplasmanına gitmişti Beşiktaş. Maç 5-0 lık Bursa galibiyeti ile sonuçlanmış ve maç çıkışında Bursaspor taraftarları o zamanın Beşiktaş tribününün kafa adamlarını kıstırmış, berber makinası ile saçlarını traş etmişler. Asker traşı değilmiş, bildiğiniz eşşek traşı uygulanmış. Bunun rövanşında aynı ceza daha ağır olarak Beşiktaşlılar tarafından Bursa tribününe kesilmiş. O seneden, o ilk traş olayından sonra araları hep gerginmiş. 

Çok maçta olay çıkmıştı. Son meydana gelen olayın tamamı o zaman çıkan olayların ancak kısa özeti sayılır. 80 lerin Beşiktaş tribünlerinin önde gelenlerinden ve şu an Kadıköy yakasında Moda ve Göztepe'de ikamet eden iki eski tribüncü anlattılar bu başlangıcı. "Çok kişi bilmez, bilenlerde zaten bıraktıklarından hatırlanmaz" dediler. "5-0 lık sonuç koymuştu ama asıl o traş olayı deli etmişti bizi" diye özetlediler. "Bursa deplasmanı her zaman pisti, Fener içinde bizim içinde pisti" diye tamamladılar.
- Abiler, 'peki bu küme düşürme, yatma, şaibe işinin etkisi yok mu?' diye sordum...
- Kızdılar. Beşiktaş kimseye yatmaz. Ama ne yazık ki o sene bir facia. Futbol, ilişkiler eskisinden çok daha kirli artık. Etkisini sordun, olmaz mı? Var tabi, 80 lerde tribün kapma kavgalarıyla doğan nefret ve şiddet o yıllarda sıkça yaşanan benzer olaylar çerçevesinde sürüp gitmişti. Çok insan yaralandı, sakatlandı, hatta hayatını kaybedenler oldu. Yeni yüzyıldakiler bilmezler, duymamışlar, yaşamamışlar. Ancak bizim (Beşiktaş'ın) Bursaspor nefretimizin asıl sebebi o traş işiydi. Onların ise, traş sonrası her maç bizden aldıkları ağır yaralardı. Bu yaraları hemen kan akan yara sanmayın, kötü almıştık intikamımızı, yara onun yarasıydı. Biz, bize yapılanı asla unutmadık, intikam almamıza rağmen "ohh bu kadar işte" demedik. Onlar ise verdiğimiz cevaba karşılık veremediler senelerce.
- Son olayı nasıl yorumlarsınız?
- Eskiden olsa yorum yapalım tamam ama şimdi bakıyoruz polis çok değişti. Gazlar, bombalar, robocop, jop, siviller... Tribün yapıları değişti. İlişkiler, gruplar, rakip takımların tribünleri arası kankalıklar... Bizim zamanımız çok farklıydı.
- Sporda Şiddet yasası?
- Sporda şiddetin cezası sarı kart, kırmızı kart. Stad dışındaki olay asayiş olayıdır! Sokak kavgasıdır. Yaralamadır. Sporun şiddet yasası ismi bile komik. 
- Abiler sonuç?
- Sonuç şu: Bugün viskisini yudumlayıp, purosunu içerek maç izleyenler var. O zaman buz gibi havada sabahlayan, tribünü kapmak için canını ortaya koyanlar vardı. Şimdi maçın yorumu elli kanalda elli kişiye kalmış. O zaman maçın yorumunu ertesi sabah antreman sahasında taraftar yapardı. Gereken durumda futbolcuda bu yoruma dahil olurdu. Bazen koşarlardı biz arkalarından anlatırdık. Bazen tepsi etrafınde toplanır baklava yerken konuşurduk. O zaman maç kritikleri antreman sahalarındaydı. Devir çok değişti.

Not: Bu röp. video çekimi olarak yapılacaktı. Ancak bir ön görüşme için kendileriyle bir araya geldik ve çay sohbetinde yapıldı. Yakın bir zamanda kamera önünde ve çok detaylı olarak yapılacak ve bir kanalda yayınlanacak. Bu kısa konuşmayı onların okeyini alarak yazdım. Fenerbahçe-Galatasaray-Beşiktaş tribünlerinde 1980 de bulunmuş ve aktif olarak stad dışındaki tribün hayatında yer almış kişiler o dönemi anlatacaklar.

Bu Neyin Yasağı?

Blogda iki kez Voleybol Federasyonu'nu İstanbul'a yaptığı salonlar için tebrik etmiştik. Yinee bu salonların pankartlar için bir cennet olduğunu dile getirmiştik. Ancak son bir kaç maç önce resmi polisler sonra ise Fenerbahçe Spor Kulubü'ne bağlı özel güvenlikler pankartlara keyfi yasaklar getirmeye başladılar. İlk başta 'Holigan Hareket' ve 'Liberta Per Gli Ultras' pankartları için YASSAK dendi. Dün ise 'Genç Fenerbahçeliler' pankartı sokulmadı salona. 


'2Gether 4Ever Fenerbahçe' Pankartı ise bir kaç denetim ve telsiz konuşması sonucu 'olur' alabildi. TVF ve CEV in pankart yasağı yok. Tamamen keyfi uygulamalar. Holigan ve Liberta (Özgürlük) sözleri ileri demokrasinin yılmaz bekçisi cemaat polislerince sakıncalı. 'Genç Fenerbahçeliler' ismi ise dün özel güvenlikçe sakıncalı. Yasaklar ülkesiyiz. 'Ben bilmem, amirim bilir!' ülkesiyiz. 'Başkan öyle dedi' ülkesiyiz. Sadece kanun ve kurallar yasak. Keyfiyet ülkesiyiz. Kısaca kardeşim ..ki taşşağına denk bir ülkeyiz. Daha stadyumlarda ve salonlarda Nazi mahkemeleri kurulacak, cemaatin uzman polisleri asıp-kesip-yargılayacak. Üstünlerin hukuku değil bu, durup duruken dellenip alınmayalım boş yere. Bu, ülkemizin insanlarının fazlasıyla; en azından 58%lik fazlasıyla hak ettiği bir hak, hukuk ve keyfiyet sistemi. Devam edin böyle. Bu mevcut faşizm, endüstriyelleşmenin bile pabucunu dama atar. Dama attığı pabucun suçunu ise damsız maça giden taraftara keser. Hapis-para cezası-yasak. Kutunuzdan ne çıkarsa artık!

Not: Yasanın yeni hali (Sporda Şiddeti Önleme Yasası) uygulanmaya başladığında stadlarımızda pankart görmek, rtük denetiminden geçmemiş tezahürata eşlik etmek, üstünde slogan yazan atkı takmak yasak olacak ve bu yasağın çerçevesini birilerinin keyfiyeti belirleyecek. Stad ve salonlarda kurulacak mahkemelerde ise sadece mahkemeye çıkartılmanıza aracılık eden polislerin beyanları yeterli olacak. İdarecileriniz ve emniyet sizden hoşlanmıyorsa hakim önünde başka yardımcınız olmayacak. Yurt dışına çıkmanızdan takımınızın maçı olduğu gün akrabanıza ziyarete gitmenize, sevgilinizle sinemaya gitmenizden evde yatıp dinlenmeye kadar her şey yasak olacak. Karakol ve imza defteri hayatınızın yeni ortakları olacak. Ayağınızı denk alın. Akıllı olun.

13 Aralık 2010 Pazartesi

13 Aralık 1980

13 Aralık 1980...
12 Eylül Faşist darbesini yapan kahraman Amerikan oğlanlarının bayramı.
Yaşını büyüttükleri Erdal Eren'i astıkları gün.

Kenan Evren ve suç ortaklarının suçlarından sadece bir tanesi. Tayyeep in 12 Eylül 2010 da kandırdığı ahmaklar sürüsünün "Evet" oylarıyla bir kez daha onay verdikleri "İDAM" ın 30. yılı!

Haydi Tayyeep koş kanaldan kanala, ağla. Mutluluk gözyaşları dök ama halka üzüntüden ağlıyorum diye yedir. Mağdur edebiyatı yap. Ağla Tayyeep ağla.

Ama haklısınız Tayyeep ve Kenan... Haklısınız amerikan oğlanları. Sizlerin bir yumurtaya verdiğiniz tepkiyi bizler idamlara, yargısız infazlara, işkencelere, gözaltında kaybedilmeye, sokak ortasında sırtından bir kurşunla öldürülmeye, sakat bırakılmaya karşı veremedik... Yunanistan Alexis için ülkenin altını üstüne getirirken bizler Ferhat'ın tekerli sandalyeye mahkum hayatına dönüp bakmaya utandık.  Siz mağduru oynadınız biz ise Maraşta, Sivasta, 16 Mart'ta, Bayrmapaşa'da, Ümraniye'de katledildik. Siz mağduru oynadınız bizimkiler idam sehpalarında son nefeslerini verdiler. Oysa korkunuz o kadar büyük ve suçlarınız o kadar çok ki "yumurta" bile ecel terleri döktürdü size.  Ya dediniz bu yumurta atanlar çoğalırsa, ya sonra taş ardından kurşun atarlarsa... Ya birileri çıkıp ülkemize ve insanlarımıza karşı yıllardır işlediğiniz suçların hesabını sormaya kalkarlarsa... İdam ettiğiniz canlarımıza bile çıkıp utanmadan tv ekranlarında ağladınız. Yok aslında birbirinden farkınız dün Demireldiniz, Evrendiniz, Özal oldunuz, Çiller oldunuz, Ağardınız, Yılmazdınız, Hikmet Samilerden Tayyeepler doğurdunuz. 

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Necdet Adalı, İbrahim Ethem Çoşkun, Erdal Eren...

Bugün 13 Aralık 2010...Erdal Eren'in faşist darbeci Kenan Evren tarafından idam edilmesinin 30.yılı...

11 Aralık 2010 Cumartesi

Elveda Mı Dedi Birisi?

Birileri son yıllarda bilmem kaçıncı defa Ali Sami Yen Stadı'na veda ediyorlar. O birileri "ulan veda ediyoruz ama ya yine bir aksilik olur ve geri dönersek" diye de düşünüyorlar. Elbette yıllarını geçirdiler o stadyumda. Son yıllarını tek başlarına yaşadılar ya o yüzden sandılar ki orası kendilerinin, orası dedelerinden miras onlara. Bu sanılarla şimdi yine benzer bir mevcudiyet süreci geçiren yeni stadyuma gidiyorlar. Gitsinler yolları açık olsun. Bu ülkede böyle siyasetçiler, böyle beleşçiler oldukça, onlar daha çok veda eder merhaba derler. Ha "koskorcuk ne der, neden bu konuyu açar" diyenlere yazıyorum... 
Okuyunuz:
1972 yılında Gayrettepe'de doğdum. Sokaklarda oynarken her ağacın ilk dalından o stadı gören bir mesafede büyüdüm. Babam beni ilk maçıma o stada götürdü 1977. İkinci maçıma ise İnönüye. Benim Ali Sami Yen'e  içerden bakışımın ilk senesiydi 1977. Sonra 1990 yılına kadar Fenerbahçe + İnönü stadlarında gittiğim maç kadar ve belki daha fazlasına Ali Sami Yen'e gittim. Sarıyer oynardı giderdim, Rize gelirdi giderdim, Trabzon oynardı giderdik, Fenerbahçemizi hiç kaçırmadık o seneler. Milli maç olur oradayız. 23 Nisan-19 Mayıs biz tribünde. Ordu Milli, Genç Milli, Zeytinburnu, Bakırköy, Sezon Açılışı, Konserler hep Ali Sami Yen stadındayız. Avrupa kupası maçı mı var oynayan kim olursa olsun biz Ali Sami Yen'deyiz. Emin olun şu an Galatasaray tribününü kovalayanların çoğundan fazla ben Ali Sami Yen'de maç ve gösteri izlemişimdir. Biz mahallemizin stadı bilirdik orayı. Küçük kardeşlerimizi ellerinden tutar, kapı demirlerinden tırmandırır, tuvalet camından stada sokardık. Tribün kapma operasyonlarında mahallemizin stadında ve çevresinde ne olsa yakın olmaya gayret ederdik. Gayrettepeye veda edişimizle eş zamanda Ali Sami Yen'e de ufaktan veda etmiştik. Sonra Fenerbahçemiz için defalarca gittik oraya. Son iki yılda onuda bıraktık. Yani ben Ali Samiyen'de son iki Gs-Fener maçını ve Kasımpaşa-Fener maçını izlemedim. Ama arada Gs-Buca ve Konya-KSK maçlarına gittim. Demek ASY ye son girişim yaz başıymış. E hesapla o zaman 2010-1977=33 YIL... Hoşçakal Ali Sami Yen stadı... 4-1 den 4-4, 3-0 dan 4-3, Fatih Terim'in ilk senesi 0-4, Su ve pet şişe yağmuru altında 1-2...Say say bitmez. Ve bilir misiniz hiç bir Galatasaraylı o staddan bizden daha mutlu çıkamamıştı 2006 Mayısında bir akşam hariç. Ve bilir misiniz hiç bir Fenerbahçeli o akşam hariç hayatında hiç o kadar mutsuz olmamıştı. Ben o akşam Denizli dönüşünde çok istemiştim o stadı yakıp yıkmayı. Belki de tam olarak o akşam kalpten ve içtenlikle veda etmiştim Sami Yen'e. Beni o stada babam götürmüştü. Ben de kardeşimi götürmüştüm. Biz Fenerbahçeliyiz. O stada isim olarak ASY deseler ve logolarını assalar da kapısına bizim Gayrettepemizin semt stadıydı orası. Ve orada Fenerbahçemizle tanışmıştık. Ne! Elvada mı dedi birisi!?

6 Aralık 2010 Pazartesi

Salon Sizi Çağırıyor

Bir gün bakıyorsunuz zaten sözleşmesi devam eden bir kadın basketbolcumuz üç yıllık yeni sözleşmeye imza atmış. Bir başka gün bakıyorsunuz "Fenerbahçe'den ayrılıp düşman camiada takılmış" başka bir oyuncu uzun sözleşmelerle geri dönmüş. Gözümüz yok kazandıklarında. Kazansınlar. Helal olsun. Karşılık olarak oyunlarıyla, davranışlarıyla, başarılarıyla camiamıza, basketbolumuza katkıda bulunsunlar yeter. Fenerbahçe kadın basketbol takımını efsane haline getiren isimler bugün aktif olarak basketbol oynamasalar bile oyuncu yetiştirme, menajerlik gibi hizmetlerle yollarına devam ediyorlar. O isimler A Takımda oynarken, kupalar-şampiyonluklar kazanırken her zaman mütevaziydiler. Mutlaka zaman ayırıp alt yapılara desteğe, genç takımlara moral vermeye gelirlerdi. Caferağa spor salonuna Genç ve Yıldız takım maçlarına gidenler Arzu Özyiğit, Serap Yücesir, Nalan Ramazanoğlu gibi isimleri tribünde görürlerdi. Kendilerinden sonra geleceklere moral vermek, destek olmak, onları motive etmek için zaman ayırırlardı efsane kaptanlar. Fenerbahçe camiasından maddi-manevi olarak aldıklarına karşılık kupalar, şampiyonluklar getirmek yetmezdi onlara. Onlar basketbol sevdalısı ve hepsinden önce mütevazi insanlardı. Bu akşam Caferağa'da Fenerbahçe ve Galatasaray genç bayan takımları lig maçı yaptılar.


Maçı A Takımımızın antrenörü László Rátgéber, yardımcı antrenörlerimizden Ernest Radjen, Takım Menajerimiz Didem Akın, A Takım oyuncularımız Penny Taylor ve Diana Taurasi de izlediler. Yıllar sonra A takım oyuncuları tribünde yer aldılar. 


İsimlere dikkat ediniz: Diana Taurasi ve Penny Taylor. Sahada mücadele eden iki takım oyuncuları için son derece heyecan verici isimler. Salona girdikleri anda tribünde bulunan alt yapı oyuncuları, aileler ve az sayıda basketbolsever ayakta alkışladı bu isimleri. Dünya kadın basketbolunun zirvesindekiler bir genç takım maçındaydılar. O tribünler böyle bir maçta daha önce Arzu, Serap, Nalan kaptanları görmüştü. Şimdi ise Taurasi ve Penny oradaydılar. 

Gözlerimiz çok zamandır böyle maçlarda Birsel, Meral, Nevriye gibi yıllardır camiamızda olan isimleri arar dururdu. Biliyoruz o isimlerin umurunda değil genç takımlar, genç oyuncular.  Penny ve Taurasi salona geleceği için kendisinide genç maçına gelmek zorunda hisseden kadın takımımızın kadın menajerine sormak lazım: Birsel, Nevriye, Meral neden gelmezler? Ya da neden getirmezsiniz? Hadi onları geçelim siz neden gelmezsiniz? Bu çocukların yanında olmak çok mu ağır, çok mu zor geliyor? 

Fenerbahçe'den aldıklarınıza karşı sadece kupa ve şampiyonluk yaşatınca yetiyor mu? Basketbola borcunuz yok mu? Gençlere borcunuz yok mu? Kadın basketbolunun geleceğine karşı sorumluluk hissetmiyor musunuz? Alex De Souza voleybol maçına giderken sizler kendi branşınızın genç maçına gitmekten neden kaçıyorsunuz? Korkmayın, o gençler sizin tahtınızı elinizden almaz, sizin kazancınıza ortak olmaz. Siz gider, destek verir, motive ederseniz işte o gençler sadece gelecekte basketbola hizmet etmeyi düşündüğünüz/düşüneceğiniz (ekmeğinizi basketboldan kazanmayı sürdüreceğiniz) günler için sizlere faydalı olurlar. Fenerbahçe için değil, bizim için değil sadece ve sadece basketbolun geleceğinde yer almak durumundaki sizlerin, kendiniz için bir Fenerbahçe-Galatasaray genç maçına gelmemenize sebebiyet veren çok geçerli mazeretleriniz olmalı. O mazeretleriniz sadece bu akşam için geçerli olmamalı, geçen akşam içinde yetmez, geçen sezon ki akşamlar ve ondan önceki sezonların gelinmemiş akşamları için geçerli bir mazeret olmalı. Salonlar sizi bekliyor. Unutmayın basketbolu bırakıp tribünde oturacağınız günler çok uzak değil. Sahada daha iyi bir basketbol görebilmek için şimdiden gidin. KORKMAYIN. KAÇMAYIN. 

Aleksis Grigoropulos, Hepimiz 16 Yaşındayız


Yunanistan'da polislerce katledilişinin üzerinden iki yıl geçti.
Aleksis Grigoropulos 
Hepimiz 16 Yaşındayız.
Dün Pana taraftarları Alexis'i unutmadıklarını bir kez daha gösterdiler.
Avrupa'da Yunanistan konsoloslukları Alexis için işgal edildi.

Kardeşimsin Alexis

30 Kasım 2010 Salı

28 Kasım 2010 Pazar

Yaktınız ama Yıkamayacaksınız. Otel, Gökdelen Yapamayacaksınız..!

Haydarpaşa Garını alevlerle donatıp, dumanlara boğan zihniyet aynı şekilde ülkenin dört yanını alevlerle donatmakta ve üstümüze kara bir bulut gibi çökmektedir.

Evet, bu alçaklar bugün Haydarpaşayı yaktılar. Ha devlet onlar ya çıkıp elektrik kontağı, ya da tinerciye bağlayıp çıkartırlar raporu. Ama biz biliyoruz, siz yaktınız.

Ancak yıkamayacaksınız! 

Otel ve gökdelenler dikemeyeceksiniz!

Haydarpaşa bu ülkede bu şehirde küllerinden doğacak bir direnişin sembolü olacak. İşte bu yangın bizim binamızı değil sizi götürecek.

İstanbul neden kavgamızın şehri anlayacaksınız.

Deplasman Hakkı Elinden Alınan Tribünler ve Sözde Tribüncüler

Basketboldan sonra voleybola da deplasman yasağı gelmiş. Eğer doğru ise ve bizim tribüncüyüz diyen arkadaşlarımız yarın buna tepki göstermezse yazıklar olsun. Kimse "onlar olsa yapar mı?" demesin. Deplasman tüm tribünlerin en doğal hakkıdır. O savunmasın, sen savunma... Bir gün gelecek ev sahibi olmak da yasaklanacak. Yazıklar olsun bu zihniyete.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Derelerimize, Kültürümüze, Geleceğimize Sahip Çıkıyoruz


Fırtına Vadisi üzerinde yıllar önce, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından ‘yap-işlet-devret' modeli ile Fırtına ve Hala deresinin sularından yararlanılarak Fırtına Vadisi üzerinde kurulması planlanan Dilek-Güroluk Hidroelektrik Santrali ile başlanan oyunlar bu sefer ÇAĞLAYAN  Deresi vadisinde başlanmıştır. 


Yapımı düşünülen bu 3 adet santralın  yöre insanlarına   fayda ve zararları ile insan ve çevre üzerindeki etkilerinin Türk ve Dünya  kamuoyuna duyurulmasının gereklidir.  Türkiye genelinde üretilen toplam enerjinin ancak binde 3'ünü karşılaması düşünülen santrallerin kurulmasında dere suyunun yüzde 96'sının kullanılması durumunda kalan yüzde 4'ü derelerin alüvyon yapısı nedeniyle yatakta kaybolacak, dereye akan kanalizasyonlarla birlikte çay üretimi için kullanılan gübrelerdeki atıkların yağmur suları ile yataklara akması sonucu oluşacak yosunlaşma, bataklık, sivrisinek başta olmak üzere her türlü pislik ve koku bulaşıcı hastalıklara neden olurken bölge insanının sağlığı ciddi anlamda tehdit altında kalacaktır.



Bölgede toprak tabakasının yaklaşık 20-25 cm, dolayısıyla iklimin ıslak ve yumuşak olması nedeni ile Tünel açılması için patlatılacak dinamitler ve bacalara ulaşacak yolların yapımı için kesilecek 10 bine yakın ağaç büyük ihtimalle heyelanlara neden olacak, bölgede yaşayan insanlar ve yaşadıkları tarihi konaklar büyük bir risk altına girecek, erozyon kaçınılmaz hale gelecektir. Tüneller ve denge bacalarına ulaşmak için açılacak yollar nedeniyle meydana gelecek yaklaşık 500 bin metreküp pasa bugüne kadar inandırıcı bir açıklama yapılmadığından yörede büyük bir alana yayılacak, pasa örtüsü çevreyi ve canlıları tehdit edecektir. derede yaşayan kırmızı benekli Alabalık  türleri de zarar görecek, dünyada eşine

az rastlanan çiçek ve kuş türleri de yok olacaktır. Yeşilin her tonunun doğaya nakış gibi işlendiği binlerce tür botanik bitkisi ve kuş türünün bulunduğu gür ormanları, yaylaları, krater gölleri kemer köprüleri, yüz yıllardır akan dereleri ile adeta bir dünya cenneti olan ÇAĞLAYAN Vadisinde Küresel ısınma  tartışmalarının yaşandığı bu günlerde  yapılacak baraj ve reğülatör çalışmaları  gibi olumsuzluklar yöreye telafisi imkansız yeni bir gelir darbesi vuracaktır.



ÇAĞLAYAN Vadisi suyunun %4'e inmesi ile kırmızı benekli alabalığın neslinin ve binlerce bitki türünün yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalması devletimizin ve başta ‘Bern Sözleşmesi' olmak üzere altına imza koyduğu ‘biyolojik çeşitliliğin korunması' na dair sözleşmelere uymama mahcubiyetinin yaşanmasına neden olacaktır. Bütün bunlarla birlikte kültürü ile iç içe mutlu bir yaşam süren vadi çevresindeki köylerin insanları yöreye en ufak bir faydası olmadığı gibi sağlığa, çevreye, canlılara, zararlı ve üstelik yörenin turizmini baltalayarak insanların gelirlerini elinden alacak bu tür baraj ve regülatör projelerinde  ısrarlı olmanın mantığını anlamak mümkün değildir. 

Son ağaç kesilmeden, son balık tutulmadan!


"Yalnızca son ağaç kesildikten, son ırmak zehirlendikten ve son balık tutulduktan sonra; ancak bundan sonra paranın yenemeyeceğini anlayacaksınız.”


Bir kızıl dere atasözü olan yukarıdaki deyim,bu projelere onay verenlerin bu doğa katliamlarının sonuçlarını da iyi hesaplamaları gerektiği   kanısındayız.


Bu  santrallerin doğaya ne gibi zararları olacak?


Bu santrallerin doğaya ne zararları olacak meselesi uzun.  Kısaca söylemek gerekirse, dere yatağını canlı tutmak için bırakılması gereken telafi suyunu yeterince bırakmıyorlar; yani sucul ekosistemin devamı için yeterli su dere yatağında bulunmayacağından, var olan sucul ekosistem yok olacak. 


Tünelleri geçirecekleri güzergahlara ulaşabilmek için yeni yollar en az 4-6 metre genişliğinde ki yüzeyde en az 15 metre alanda çalışma demek, kilometrelerce yol yaparsan hektarlarca alanda çalışma demek. Bu da hektarlarca alanda ağaç kesimini getirecek. Dere yataklarını yapacağın çalışmalardan çıkacak hafriyatı depolamak için kullanacağından hem dere yatakların doğal karakteristiğini bozuyorsun hem de dik yamaçlarda biriken molozu bu yamaçta tutan dere sedimantasyonunu bozduğundan yamaçlardan heyelanlara sebebiyet veriyorsun. 



Tünelleri açmak için patlatma yöntemi kullandığından örneğin  binlerce patlatma yapacaksın demek. Bu da heyelana neden olacak. Doğayı bozduğundan son yıllarda turizme yönelmiş yerel halkın geçim kaynağını da elinden alıyorsun. İnsanlar dağ başına doğa ile baş başa kalmak, dinlenmek için giderken her tarafı yıkılmış, deresi akmayan, her tarafı elektrik iletim hatları ile doldurulmuş bir alana gelmeyeceklerdir.


23 Kasım 2010 Salı

Bu yıl 29.su düzenlenen İstanbul Kitap Fuarı onur konuğu İspanya'ydı. Uluslararası salonda İspanya'dan kitaplar vardı. Bu salonun kapanış konserinde ünlü gitarist Fernando Espi bir dinleti sundu. O dinletiden kısa bir çekim...

Alex


80 leri 90 ları soranlara Alpaslan'ı, Selçuk'u, Pesiç'i
ve
Rıdvan'ı, Oğuz'u, Aykut'u izledik diyeceğiz.
2000 leri soranlara ise bu sahalardan bir PVH geçti bir de Alex De Souza diyeceğiz. 
Bu maçta bile seni 75 de çıkaran küçük hocalar (ki büyük futbolcuydular) ne yaparsa yapsınlar bu gerçek değişmez. Sen, onların senden ve bizden esirgediği son 15 dakikaya değil 103 yıllık koskoca bir tarihe imzanı attın. Bazen kızdık, bazen eleştirdik ama hep daha iyisini yapabileceğini bildiğimiz için yaptık.
Daha iyisini ve fazlasını yapmaman için gayret gösteren tetikçilerden olmadık. 
Canlı olarak izlediğim bir tane 10 Numara bilirim. 
Alex de Souza. 

22 Kasım 2010 Pazartesi

Pankart Dostu Voleybol Federasyonu

Stadlarımızda pankart için engeller üst üste eklenirken ve reklam panoları pankartların yerini alırken İstanbul'da Voleybol federasyonu bu duruma karşı çıkıyor. Önce TVF 50.Yıl salonu sonra Burhan Felek... Salonlar yapılırken en önemli ayrıntı resmen "daha çok pankart asılabilmesi" olmuş. İki salon ve pankart asmak için onlarca yer. Teşekkürler voleybol federasyonu. Bu voleybol federasyonu Aziz Yıldırım ile ters düşmüş ya uzun zamandır, enfes bir hareket. Dost olsalar tek pankartlık yer olmazdı. :)


16 Kasım 2010 Salı

Gittiğin Gün Bayram Olacak... GİT


2010 Mayıs'ına kadar kısa bir özettir bu video. O tarihten sonra CL den elenme, UEFA Avrupa Ligi'nden elenme, Trabzon-Bursa-Beşiktaş-Galatasaray ile yapılan maçlarda 3 beraberlik 1 mağlubiyet, Ligde 12 maçta 3 mağlubiyet 3 beraberlik, Türkiye Kupası'na 4-2 mağlubiyetle başlangıç dahil edilmemiştir. İyi bayramlar St.Yıldırım. Tebaana ve sana iyi bayramlar... Bizim için bayram senin gittiğin gün olacaktır.

14 Kasım 2010 Pazar

Burhan Felek Voleybol Salonu


 İşe yarar tek bir tesisi yokken bile bir kaç kez olimpiyat düzenlemek için aday olan İstanbul'umuz şimdi her ay yeni bir tesise sahip oluyor. İlk aday olduğumuzda şehirde stad denince İnönü, salon denince Abdi İpekçi, havuz denince Kadıköy Bahariye Caddesindeki sokak havuzu gelirdi akla. Şimdi ise Atatürk Olimpiyat Stadı, Fenerbahçe Stadı, Seyrantepe TOKİ Türk Telekom Arena, Sinan Erdem Spor Salonu, Fenerbahçe Ülker Arena, Abdi İpekçi, Ataköy açık olimpik havuzu, Galatasaray Ergun Gürsoy kapalı havuzu, bir kaç adet tribünlü tenis kortu, boks ve güreş müsabakaları için son iki yılda belediye tarafından yapılıp hizmete açılmış çok sayıda semt salonu, olimpik buz pisti... Yani var oğlu var.

Daha inşaatı süren çok sayıda salon, havuz, pist sırada. İşte bunlardan birisi 19 Kasım 2010 günü açılıyor; Burhan Felek Spor Salonu... Tesislere açılış tarihi verip yumurta kapıya dayanınca 24 saat aralıksız şişirerek çalışma adetimiz sürüyor. Salonun dışı, koridorları, soyunma odaları, giriş alanları, dış bahçeler, çatı hepsi eksik. Ancak işçi ordusu ile yüklenme başlamış. Nasılsa önemli olan açılış günü. Sonra şişen, dökülen, kırılan kısımlar için aç bir ihale yenile gitsin. Hem yapan kazansın, hem yaptıran. Evet 19 Kasım 2010 günü yeni salon Fenerbahçe Acıbadem - Vakıfbank Güneş Sigorta Türk Telekom (tek takım) arasında oynanacak süper kupa maçı ile hizmete girecek. Hayırlı olsun.

 Resimlerden anlaşılacağı gibi saha zemini son derece geniş. Yani tribünler sahadan, oyunculardan oldukça uzak. Takımlara, oyunculara, sahaya çok yakın olmaya alışmış seyircileri kötü etkileyeceği ve bir süre sonra önemli maçlar dışında seyirci kaybı yaşanacağı bence kesin. Bizim seyirci profilimiz salonda oyuncuya, sahaya yakın olmaktan hoşlanır. Yanılıp yanılmadığım zamanla ortaya çıkacak.



4 Kasım 2010 Perşembe

Şimşek Santrafor Kai ve Çocukluk Günlerimiz

1980 lerde Milliyet Çocuk Dergisi almamın ilk sebebi Şimşek Santrafor ( KAI ) okumaktı. Futbola aşıktık. Ama bizim o zamanlar kahramanımız Kai olmuştu. Bilmiyorduk gerçekten var mı? Bilmiyorduk sağ açık mı santrafor mu? Ama dergi çıksın yeni bölümünü okuyalım diye günler çabuk geçsin isterdik. Tüyap tarafından düzenlenen 29. İstanbul Kitap fuarında 5.Salonu gezerken birden karşıma çıktı Kai. Eric Castel olarak karşımdaydı ama ben onu tanıdım. O çocukluğumun en güzel dönemlerinin şimşek santraforuydu. PSG den Barca ya gelmişti. Bizim kahramanımızdı. Sokakta maç yaparken rahattım onu tanıyan pek yoktu ve ben Kai olucam dediğimde itiraz olmazdı. Sokak maçlarına başlamadan  kaleci seçimi ve oynayanların temsil edeceği gerçek futbolcu isimleri çok arkadaşın birbirine küsmesine sebep olurdu. Şimşek santrafor benim kurtarıcımdı. Şimdi ise karşımda duruyordu. Tam vole vurmak üzereydi ve üstünde Red Kit olduğu halde toptan korkan Düldül şahlanmıştı. İnsanın çocukluğunu ne kadar özlediğinin ispatıydı o koridor. Ve o anda hemen bir kitap geldi aklıma. Çocuk hikayeleri yazan bir kadın yazarımız vardı. Anadolu yakasında tren istasyonları civarındaki semtler boyunca yaşayan çocukların hikayelerini anlatırdı. O çocuklar bazen Haydarpaşa'da, bazen Suadiye'de mahalle maçları yaparlardı. Hikayeleri bizim hikayemiz, kahramanlar bizlerdik. Biz futbolu sokakta, toprak arazide, oto parkta, asfalt yolda, radyoda, çocuk dergisinde, çocuk kitaplarında sevdik ve hatta taptık. Biz futbolun özünü yaşadık. Endüstriyel futboldan nefret etmemizin en büyük sebebidir doya doya yaşadığımız ve keşke diye özlemini çektiğimiz çocukluğumuz. Bize, yaşadıklarınızı unutun, inkar edin, o zaman tattığınızı sandığınız duygular aslında yok hepsi yalan diyorlar. Hassiktirin lan, asıl sizin bugün üstümüze dört nala sürdüğünüz endüstriyelleşme yalan. Bir gün tarihe gömeceğiz sizi ve endüstriyel katliamınızı. Çocukluğumuzun arsalarından gol sesleri yükselecek. Şimşek santrafor Kai gollerini atmaya devam edecek.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Alen Markaryan... O Bir Ruhbilimci!

Kitap Fuarı'nın üçüncü gününde Marmara Salonu'nda Çizmeli Kedi Yayınları'nın düzenlediği panel vardı. Konusu ilginç : Quaresma ve Yeni Beşiktaşlılık Ruhu..! Bu Beşiktaşlılık ruhu borsa gibi, yükselir, alçalır, halka açılır, denetim kurullarınca denetlenir, paraya çevrilir, bazen para etmez, bazen para satın alamaz, bazen ise parayla satın alınan sayesinde şekil değiştirir. Yani ilginç bir şey bu Beşiktalılık ruhu. Beşiktaşlılık duruşundan daha tutarlı olduğu konusunda çeşitli varsayımlar var. Neyse dönelim biz yazı konumuza... Alen Markaryan bir kitap yazmış. Birisinin telkini ile yazmış. O birisi 'Çizmeli Kedi Yayınları"nın sahibiymiş. Paneli izleyen birisi "Nouma'yı yazsaydın, daha çok kazanırdın" dedi. Salondakilerin 85% si ilköğretim çağında olan bebelerden oluştuğundan ilgi görmedi. Zaten o bebeler ve onları fuara getiren öğretmenleri "Quaresma" panele katılmadığı için olaydan tamamen kopuktular, ki olay neydi bilen yoktu konuşmalar başlayana kadar. Yirmi kadar genç ise Alen abilerine destek, Metin-Ali-Feyyaz üçlüsünü görmek ve ufak ihtimal Quaresma ile yakın olabilmek için oradaydılar. Ben fazla kalmadım içeride. Açıkcası salona girene kadar böyle bir kitap çıktığından ve yazarının Alen olduğundan haberim yoktu. Metin-Ali-Feyyaz daha çok ilgimi çekmişti. Ancak ben oradayken sadece 'Sarı Fırtına' Metin Tekin gelmişti. Bizim nesil için çok önemli isimlerdi Metin-Ali-Feyyaz... Çok çektik kendilerinden ama çok sevdik, en azından ben çok severdim. Sırf üçünü bir arada görebilirim, onlara soru sorarım, Feyyaz'ın espiri dolu konuşmalarını dinlerim diye salona girmiştim. Quaresma yok diye Beşiktaşlılar ufaktan uzadılar yaşı büyükler dışında, Feyyaz-Ali yok diye biraz Metin'i dinledim ve bende çıktım. Portekizlinin gelişinden esinlenen kitap evi sahibinin Alen'i etkilemesi ve sonrasında ortaya çıkan kitap için sadece okuduktan sonra belki bir yorumum olabilir. Seversiniz, sevmezsiniz ama Alen farklı birisi, ya da farklı olabilmek için çok çabalıyor. Endüstriyel futbol, tribünlerin durumu, kulüp başkanları konusundaki yorumları güzeldi. En azından yazılar yazıyor, konuşuyor, kitap yazıyor. Sefa abimiz ve Sebo reisin kitap yazdıklarını düşündüm bir ara... Gülümsedim... Pepe Metin'in tibün hayatını anlatan kitap ise bitmek üzereymiş. Edebiyat iyidir. Kitap güzeldir. Kalıcı olmanın en güzel yollarından birisidir. Metin-Ali-Feyyaz ruhu ilk ortaya çıktığı gün nasılsa öyledir. Yeni Beşiktaşlılık ruhu için önce eskisini okumak lazım. Alen Markaryan'a birisi telkinde bulunsa eski ruhu yazsa. Asi ruh, yeni ruh, eski ruh... Ruhunuza El-Fatiha'ya kadar gider bu yayıncılık... Peki yazar tribüncü kardeşimiz Alen, biz üç yüz kişi geldiğimizde siz nerdeydiniz? Ruh mu çağırıyordunuz?

31 Ekim 2010 Pazar

Başbakan Gelecek Adam Gibi Giyinin!

Ataköy civarında gündüz bir işim vardı. İşim bittiğinde vakit denkliği ve salon yakınlığı dolayısıyla Efes Pilsen ile Pınar KSK arasında oynanan TBL maçına uğradım. Uğramakla çok iyi etmişim. İnsanın gözü gönlü açılıyor. 

Bu maçın yorumu benim işim değil ama iki laf sokmak gerekirse; birincisi bu Karşıyaka'dan bir cacık olmaz, ikincisi Efes Pilsen bildiğimiz gibi. Koskoca salonda 100 kadar KSK taraftarı ile 1000 kadar Efesli + basketbolsever vardı. Maçı pek izlemedim desem yeridir. Efes kızları daha ilginç geldi. Aslına bakarsanız maça girmemin en büyük sebebi salonun yakınında işim olmasından çok salonda Efes kızlarının olacak olmasıydı...

Az önce tbf.org a baktım. Başbakanın rahatsız olacağı tek resim ve haber yok. Oysa Efes kızları en az beş gösteri yaptılar ve Karşıyaka taraftarları önce "Başbakan gelecek, adam gibi giyinin!" şeklinde sonra ise meşhur "... Tayyip olsa, bir koysam laik olsa" tezahüratını yaptılar. Gülümseyerek ve büyük keyifle izledim kendilerini. 

İşte benim objektifimden maç... tbf.org ile arasındaki farkları bulmak meraklısına kalmış.


26 Ekim 2010 Salı

Alo Aziz! İhbar Hattı!

0800 2(A)9(Z)4(İ)9(Z) İhbar Hattı.

Padişahımızın fermanıdır!
Duyan duymayana iletsin...

Aşağıdaki durumlarda hemen saniyesi 3TL den 0800 2(A)9(Z)4(İ)9(Z) İhbar Hattını arayın. Minumum size kaçacak ücret padişahımız tarafından faturanıza yansıtılacaktır. Ara hem 2949 kazansın, hem sen ihbarcı, itirafçı, jurnalci ol. Arayıp ismini ispiyonladıkların ise fişlensin, sicili kirlensin. Sırf padişahımız mutlu olsun. Gerisinin koy gö..ne gitsin.

- Laser taşıyan uzaylı için 1 e
- Ayakta duran seyirci için 2 ye
- Çekirdek yemeyen seyirci için 3 e (bir kaç sene önce çekirdek yasaktı stadımızda ama padişahımız af çıkardı, iyisiniz, şükredin lan halinize...)
- Lisanslı ürün giymeyen için 4e 5e hatta 6ya
- Sahaya yan gözle bakan için 0 a
- Tezahürat yapan taraftar için Allah ne verdiyse ağzına, yüzüne, sırtına basın.

İlk jurnalleyen 100 şerefsize alçak saltanat kurulunda padişahın has askerliği liyakat madalyası takılacaktır.
Padişahlık basın bürosu azizbahce.org un resmi yazısından alınmıştır.

24 Ekim 2010 Pazar

Endüstriyel Futbol Kazandı

Endüstriyel futbol ilk olarak ve en hızlı şekilde Fenerbahçeyi yok etmiştir. Tribünleri bitmiş, can damarı kesilmiş, yönetimi tarihine ve güne ihanet etmiş bu camia bir atom bombası ile kendine gelir belki. Keşke ilk stadı biz yapmasaydık. En azından bir 6-7 sene daha direnir dururduk. Çekirdek kazandı, müşteri kazandı, Aziz Yıldırım kazandı, taraftar kaybetti ve en önemlisi bizim Fenerbahçemiz kaybetti. Azizbahçe bir süre daha devam eder. En azından şimdilik devam eder.

Maç sonucu umrumda değil. Denizli'de kaybettiğimiz şampiyonluğu kısa sürede unutup, Trabzon beraberliği ile kaybettiğimiz şampiyonluktan önce burnu kalkmış hatta götü kalkmış çoğunluğun durumundan rahatsız azınlıktaki bizler, zaten bu akşam olabilecekleri az çok tahmin edebiliyorduk. Bu kadar havaya uçmuşluğun bedelini biliyorduk. Yenilebilirdik. Berabere kaldık. Önemi yok. Bu akşam için önemi olan tek şey elimizde kaldığını sandığımız son kaledir; yani tribünümüzdür...

Evet Aziz padişahımız, kaldık baş başa. Tribünleri bitirdin. Zaten onlarda sen bitir diye ellerinden geleni ardına koymadılar, ekmeğine sürekli yağ sürdüler. Takımı bitirdin, seneler oldu. Elinde sadece 10 yıl ard arda kalmıştı. O da bu akşam bitti. Şimdi bir sen birde az sayıda biz varız. Ve bizim için halâ aziz olan sadece Fenerbahçe.

Not: Tribüncüler sonuca değil tribünlere üzülsünler. Önce İpekçi sonra Kadıköy. Game Over.

23 Ekim 2010 Cumartesi

Ekim 23 Sıcaklık 13 Plaj Voleybolu Başladı!

Ülkemiz her tür güzelliğin bulunduğu bir coğrafya üzerinde yaşayan  önemli bir kısmı gerzeklerden oluşan cennet bir vatandır. Üzerindekilerin bu cennetin içine sıçmak için gösterdikleri olağanüstü çabalara rağmen güzelliğini kısmen korumaktadır vatanımız. Ülkemizde gariplikler öylesine çok ve değişkendir ki siz şaşırmaktan yorulursunuz, gariplikler çoğalmaktan yorulmaz. Kuzey yarım kürede bulunan ülkemizin, hem kuzey hem de batısında bulunan deniz şehri İstanbul sonbaharın soğuk günlerini yaşamaya devam ediyor. Sıcaklık bugün öğlen saatlerinde 13 derece idi. Kalamış sahilinde ise kuvvetli rüzgar vardı. Yelken sporu ile uğraşanlar için güzel bir rüzgar mevcuttu demek daha doğru olur.


Kalamış parkı içinde bulunan ve denizden gelen rüzgara açık hedef plaj voleybolu sahasında ülkemizin plaj voleybolu ligi start aldı.

İlk gün erkek takımlarının bir, kadın takımlarının ise sekiz maçı vardı. NTV Spor kanalı bir kadın bir erkek maçını canlı yayınlıyordu. Kadın takımlarının nerede ise çarşafla çıktığı maçlar ara sıra kendini gösteren güneşe rağmen oldukça soğuk ve rüzgarlı bir ortamda oynandı. Kuzey yarım kürede ve ekvatordan uzaklığı göz önüne alınınca hava sıcaklığı 12-15 derecelerde gezinen İstanbul'da ligi başlatan voleybolu ileri zekalılarına ülkemizde normalleşen bir garipliği daha yaşattıkları için teşekkürler. Lig geçen hafta başlayacakmış ama takımlar istediği için bu haftaya kalmış. Bir hafta daha erteleyip  ilk haftadan tüm takımları ve az sayıdaki izleyiciyi hasta edip lige dört ay ara vermek akıllarına gelmedi sanırım.

İlk hafta maçları ve toplu sonuçlar için tıklayın.





22 Ekim 2010 Cuma

Bir Cumhur Kupası Daha Geldi Geçti


Cumhurbaşkanlarının katılmamakta ısrar ettiği bir kupa maçıdır dün oynanan. İstanbul'da olduğu halde maça gelmeyen Abdullah Gül'ün twitter hesabından paylaştığı tweet ler salon ekranına verilseydi eğlenceli olurdu. Ancak salondaki 7500 seyirci arasında Cumhur  isimli bir şahıs olabilmesi ihtimaliyle bu kupanın "başkanlığı" ismi tarafımdan kaldırılmıştır. Cumhur kupası abartılmış ama bir işe yaramayan polisiye önlemler ve valilik yasakları altında başladı. Yarı yarıya seyirci ihtimali bizi salona çekti. Yoksa ne maç ne de rakip umrumuzda değildi. Zaten Cumhur gelmiş reisi yok, benim neden umrumda olsun!?!

Oysa tribünler reisleri önderliğinde yerlerindeydi. Fenerbahçe tribünlerinin hızla kan kaybetmeye devam ettiğinin açık göstergesiydi dün salondaki manzara. Yıllardır ilk kez seyirci olarak Galatasaray fazlaydı. Ancak etkin olan taraf sahadaki basketbolun skora yansıyan kısmı kadar netti, Fenerbahçe taraftarıydı. Galatasaray tribünü 100 kişi ya da 10000 kişi fark etmiyor. Çok istikrarlı bir topluluk. Fenerbahçeye yenilmeyi daha evden çıkarken kabul ediyorlar. Fark artınca ellerindeki suyu, meyvayı, bozuk parayı, çakmağı, telefonu mutlaka sahaya atıyorlar. Maçı en az iki kez durduruyorlar. Yıllardır aynısını voleybolda, basketbolda yapıyorlar ve ilk kez dün akşam sadece onlar çıkarıldılar salondan. Ezik ve eziklikteki istikrar abidesi Galatasaray davranışlarını buradan alkışlıyoruz. Bizim tribün ise mutlaka kendine çeki düzen vermek zorundadır. Kan kaybı büyüyerek sürüyor. Bunda elbetteki yönetim politikaları ve grup liderlerinin tavırlarıda etkili. Ancak Fenerbahçe tribünleri ciddi anlamda etkinliğini ve sayısal çokluğunu kaybetmektedir.

Sahadaki oyunun yorumuna fazla gerek yok. MP Galatasaray hocası Ceyhun Yıldızoğlu geçtiğimiz günlerde GSbasket e verdiği röportajında sarı kırmızılıların paraları sokağa attığını, kendisinin İstanbul'u ve büyük camiaları henüz taşıyabiilecek seviyede olmadığını anlatmış. En güzel yanı "iki numara oynarsanız almam, guard olacaksınız" diyerek 30 yaşına gelmiş iki oyuncuya imza attırdığını anlattığı kısım olmuş. S Fowles kaçar yakında ve bu MP Galatasaray'dan bir cacık olmaz. Ceyhun'u sezon bitmeden şutlarlar.

Fenerbahçe ise öncelikle yerli oyuncu kalitesiyle tüm rakiplerinden beş gömlek ileride olduğundan rahat. Yabancıları ise tartışmasız dünyanın en iyi yirmisine girecek kapasitede (ki 3 ü ilk 10 da)... Fenerbahçe dün Galatasaray'ı 50 sayı ile yenmediyse bu Taurasi, Horakova ve Matoviç'in takıma henüz alışmadıklarındandır. Ayrıca oyunu sürekli durdurup üç beş dakika soğutan eziklerinde rolü yadsınamaz.

Sonuçta bir kupa finali ve sezona ezeli rakibini rahat bir oyunla yenerek giren bir Fenerbahçe var. Ülkemizde kadın basketbolunu seven izleyiciler bir daha kolay kolay bulamayacakları isimleri birarada izliyorlar. Bu sezon basketbolun olmasa bile çok üst düzey oyuncuların keyfini çıkarmaya bakın.

12 Ekim 2010 Salı

Fenerbahçe Yönetimleri Siyasi İktidar Yalakasıdır

Kimse "Halkın Takımı" biziz bu yüzden Batmandaydık demesin. Kendisini kandırmasın boşa. Bu takım halkla bütünleşmeye değil Akp şovuna hizmet etmeye götürüldü. Fenerbahçe kendi hazırlık programını kendi yapmadı. Siyasi iktidar istedi yönetim yaptı. Bu bir siyasi şovdur. Fenerbahçe iktidarın siyasi propagandasına alet edilmiştir.


Ve TRT6 Fenerbahçe-Batman maçını Kürtçe verdi. Nedeni Samsun maçında kopan yaygaraya "ulan Fenerbahçe maçını yayınlıyoruz Kürtçe, gık çıkmıyor" mesajı vermek içindi.
 
103 yıllık tarihimizde değişmeyen tek gerçek : Fenerbahçe yönetimleri her zaman siyasi iktidarın en büyük destekçisidir. PADİŞAH-CHP-AP-FAŞİST CUNTA-ANAP-DYP-DSP-MHP-KOALİSYON-SURİYE-AKP fark etmez. Hatta doğru bir deyişle Fenerbahçe yönetimleri her zaman siyasi iktidar yalakasıdır. Akp istesin sözde kürt ulusal takımıyla bile maça "Tamam yaparız" der Fenerbahçe yönetimleri... Halkın takımı Fenerbahçe'yi ne yazık ki genellikle iktidar yalakası işadamları yönetmişlerdir. Kulüp halkın Fenerbahçesi olamamıştır 103 yıl boyunca. Takım ise kuruluş yılları ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında halkın içinden çıkan bir halk takımı iken özellikle son 30-40 yılda ve kuvvetlice son 12 yılda tamamen halktan uzak bir kimliğe bürünmüştür.Hadi buyrun karşı çıkın. İkitdar kim olursa olsun, hangi görüş iktidarda olursa olsun değişmez gerçek Fenerbahçe yönetimleri o görüşün politikalarına hizmet eder. Başka türlü cepler dolmaz. Hayatlar sürmez. Haa diğer takımlar farklı mı? diye soranlara. Bu onların derdi bizi ırgalamaz derim. Atatürkçü, Amerikancı, Cuntacı, Milliyetçi, Cemaatçi farketmez. Yönetim kurulu değişmeden iktidar değişsin bizim yönetim hep birlikte yeni iktidarcı olur. Dün Batman olayı 'orada hazırlık maçı ve insanlarla kaynaşmak' amacı ile yapılmadı. Akp istedi Aziz Bey "olur" dedi. Halk düşmanı Akp bakanlarınada bu forma giydirildi. Zaten bu formayı çoğunlukla tescilli Fenerbahçe düşmanı futbolcular giyiyor. Fenerbahçeliler ancak uzaktan seyredebiliyor.

7 Ekim 2010 Perşembe

1899 da Kurulmamışlar Desem...

Uzun zamandır Türk Futbol Tarihi isimli bir çalışmanın içersindeyim. Çalışma devam ediyor. 1880 den bu güne önce Osmanlı sonra Türkiye topraklarında futbolun doğuşu ve gelişimi ile alakalı bir çalışma. Başta 19.yy ve 20.yy da Osmanlı topraklarında yayınlanmış ve bugüne kadar korunmuş çok sayıda Rumca, Ermenice, İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Eski Türkçe ve hatta Rusça, Romence, Bulgarca, Sırpça gazete, dergi, bülten tek tek inceleniyor. Bildiklerimiz, bildiğimizi sandıklarımız ve bilmediklerimiz tek tek ortaya konuyor. Şimdi bu kapsamlı araştırmanın içinden elde ettiklerimize dayanarak size Siyah Çoraplılar 1899 da kurulmamışlar desem... Bu topraklardaki ilk futbol ligi 20.yy da değil 19.yy ın son çeyreğinde kurulmuş ve tamamlanmış desem...

Bu vesile ile kardeşim Canarino yolun açık olsun. Moskova'ya çok çok selamlarımızı götür. Şimdilik hoşçakal.

28 Eylül 2010 Salı

Ali Duran Örnek 14 Yaşında

Bir yıl önce Fenerbahçe Futbol Okulu öğrencilerinden Ali Duran Örnek antreman sırasında göğsüyle kontrol ettiği bir topun ardından yere yığıldı. Hastaneye yetiştirilmeye çalışılan minik kardeşimiz ne yazık ki kurtarılamadı ve bu küçük yaşında Fenerbahçe formasını kendisine kefen yaptı.

Bir yıldan fazla oldu. Ali Duran Örnek şu anda 14 yaşında olacaktı. Ölüm sebebini hala bilmiyoruz. Yeni ölümler olmaması için ne gibi tedbirler alındı bilmiyoruz. Acılı ailesi ne durumda bilmiyoruz. TOKİ tarafından yapılan ve Galatasaray'a tahsis edilen yeni stadın inşaatında çalışan iki işçi kardeşimizin ölümleri sonrasında yürütülen kampanyaları görünce insan en azından "Ali Duran Örnek Futbol Okulu" isminin Fenerbahçe futbol okullarına verilmesini beklemek çok mu diye düşünüyor! Ali Duran'ı yaşatamadık bari ismini yaşatalım.

Ali Duran Örnek'in hayatını kaybettiğini öğrendikten sonra geçen sene yazdığımız blog yazımız: http://koskorcuk.blogspot.com/2009/09/raporlar-tam-gomun-cocugu.html

19 Eylül 2010 Pazar

Vefa, burada semt adı bile değildir!

Hoşçakal Naci baba! Mekanın cennet, ruhun şad olsun. Kusurumuza bakma. Çok az kişiydik seni uğurlarken. Senin ömrünü verdiğin camianın başkanı bile yoktu avluda. Gençler vardı az çok. Paşalı vardı. Kulübün kadrolu cenazecileri Serkan Acar ve Vedat Olcay'da gelmişlerdi. O kadar işte. Zaten burası Azizbahçe. Burada vefa semt adı olarak bile ağıza alınmaz. Gerçek anlamda vefa ise ancak tarihteki hikayelerde vardır. Şimdi sen de gittin Naci baba. Gerçek Fenerbahçe hikayeleri sevgili Canarino kardeşimizdeki el yazısı hatıralarında kaldı. Bundan sonra Fenerbahçe tarihi ünlü palavra ustası Sertaç Kayserilioğlu'ndan dinlenir artık! Böyle vefasız nesile palavradan tarih ve tarihçi yakışır. E zaten bizim tarihimiz son Vefa'nın bir oyla kaybettiği gün başlamamış mıydı? Bugün Naci babayı değil Fenerbahçe'nin vefa ruhunu uğurladık Kızıltopraktan. Arkasından boşa dua etmeyin, bolca su dökün kovayla, belki geri gelir o ruh. Aziz ruh gider ve gerçek ruhumuz geri gelir...

18 Eylül 2010 Cumartesi

Halk Fenerbahçesini Omuzlarda Taşırdı


Fenerbahçe maçları daima deplasmanda, karşı tarafta oynadığı için bizim gidip seyretme şansımız çok azdı. Çünkü çocuktuk da ve bırakmazlardı da. Maçları parkın ordaki, Yoğurtçu Parkı'nın ordaki polis karakolunun komseri Rıza Baba'dan öğrenirdik. O pencerenin önünde otururdu. O telefon ederdi, Taksim'deki polis karakoluna. O ordan öğrenirdi. Telefonu da manyetolu, telefonu yarım saat telefonu çevirir çevirir, ondan sonra bize derdi ki Fenerbahçe 1-0 galip falan mesela. Biz doğru iskeleye karşılamaya giderdik. Bir defasında iskeleye gittik, Fenerbahçe'yi karşılamaya. Takım gelmedi, vapur geldi takım çıkmadı. Bir vapur daha geldi gene takım çıkmadı. Üçüncü vapurda çıktılar, sorduk niye gelmediniz diye. Taksim'den Kadıköy vapuruna kadar takımı omuzda halk getirmiş. İşte bunun için büyüktür.

Naci Barlas

Naci Barlas'ın anılarını okumak için Canarino bloguna göz atabilirsiniz.

Bir Çınar Devrildi! Naci Barlas...

Mekanın cennet olsun, huzur içinde yat!

Halkın Fenerbahçesi seni asla unutmayacak!

11 Eylül 2010 Cumartesi

Yarın 12 Eylül


30 Yıl geçti. Amerikan uşağı faşist darbenin üzerinden tam 30 yıl geçti. Ne halk oylamaları ne de geçici düzenlemeler 12 Eylül 1980 i hayatımızdan çıkaramaz. Korkutulmuş, sindirilmiş, tarikatların, şeyhlerin sürüsüne koyun olarak verilmiş yeni bir nesil yaratıldı. İşte o nesil en büyük zaferini kazanmak için yarın faşist darbenin yıldönümünde sandıkta olacak. 12 Eylül 1980 faşist darbesini ve darbe emrini verenleri mevcut yasalar yargılayamaz. Zaten darbeciler halkın vicdanında yargılanmış ve cezalarını almışlardır. İşkencelerden geçirilen, darağaçlarında katledilen, gözaltında kaybedilen, cezaevlerinde insanlık dışı davranışlarla tutsak edilen 12 Eylül'ün gerçek mağdurlarına, devrimcilere selam olsun. 30 yıl önce askeri darbeyi yaşayan ülkemiz yarın ise bir sivil darbe ile tanışacak belkide... 12 Eylül 1980 e ve 12 Eylül 2010 a HAYIR.

27 Ağustos 2010 Cuma

Ölmüşüz Ağlayanımız Yok

Bu utançda size az değil mi? Elenmediğiniz Yunan, yenilmediğiniz Pontus takımı kalmadı... Teşekkürler Aziz Yıldırım bugüne kadar yaşattığın ve bugünden sonra yaşatacağın tüm acılar ve kepazelikler için. Teşekkürler futbolcular, teşekkürler Aykut hoca. Tarih sizi her zaman yazacak. Mayıs 2010-Ağustos 2010 arası unutulmayacak. Hepiniz gurur duyun eserinizle.

Türkiye 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası


Son dönemde basketboldan ve salonlardan oldukça uzak kaldım. İlk kez ülkemizde düzenlenecek bir uluslararası organizasyonda görev almadım. Akredite olmak için bile kılımı kıpırdatmadım. Abd takımı büyük yıldızları olmadan geliyor diye değil, Fransa, Arjantin, Almanya NBA yıldızlarını getirmedi diye diye hiç değil... Ülker firması basketbolumuzu tekeline almaya başladığı günden bu yana yavaş yavaş bitti içimdeki heyecam, salonlara gitme sevdası. Oysa bu dünya kupası en gidilmesi gereken ve çocuklarımıza anlatılacak en çok hikayemizin olacağı dünya kupası olacak. Grup maçlarının programına baktım. Kadro yapımıza baktım. Hazırlık döneminde hiç iyi sinyaller vermemiş olmamız bence önemli değil. Çünkü bizim basketbol milli takımımız turnuva takımı ve hep en beklenmedik işlere imza atabiliyorlar. Bu şampiyonanın kuşkusuz en büyük favorisi Abd takımıdır. Kadrosu kimlerden oluşursa oluşsun favori onlardır. Ardından finalist adayları gelir: İspanya, Arjantin, Türkiye ve Sırbistandır bana göre en kuvvetli aday. Ve bence Abd kesin final oynacağına göre yarı final eşleşmeleri önemlidir. İspanya dışında en basketbol oynayan takım Arjantin sanırım. Brezilya, Slovenya, Rusya, Litvanya, Fransa, Yunanistan iyi takımlar ama hepsini rahatlıkla yenebiliriz. İspanya, Arjantin, Sırbistanla eşleşmeden yarı finale gelirsek orada Abd dışında yenemeyeceğimiz takım yok diye düşünüyorum. Ve tüm bunlara rağmen turnuvadan çok uzak kalmak istiyorum. Bir sponsor firma tarafından getirilen yarı final ve final davetiyemi ise Türkiye Milli Takımının iki maçını izlemek için kullanabilirim. Yani Türkiye yarı final oynar, final oynar diyorum. Seyirci, ev sahipliği avantaj. Ancak bu turnuvanın Abd sonrası en kaliteli kadrosu bizim. Gülmeyin öyle gerçekten. Tanjeviç rotasyonlarında sapıtmazsa yarı final kesin. Finalide oluşturacağımız atmosfer getirir. Bu şampiyonada yarı final dışında her sonuç kötüdür.